
Dünya'da ve Türkiye'de NUSAYRİLİK 1
Admin tarafından yazıldı Cuma, 18 Aralık 2009 01:16
Bazı arkeolojik kazı alanları vardır. Kazdığınızda, her katmanda farklı bir medeniyetin izleriyle karşılaşırsınız. Sadece ülkemiz değil ABD işgali ile cehenneme dönen Irak ta, İsrail’in üzerine bombalar yağdırdığı Lübnan da, Suriye de bu tarihi zenginliği paylaşır bizimle. Belki de paylaşırdı demek daha doğru olacak. Çünkü tarihi geçmişi ancak birkaç yüzyıla sığan ABD’nin Ortadoğu politikası sadece insan canına kıymıyor, tarih ve kültürel yapıda da büyük kayıplara yol açıyor. Farklı etnik ve dini gruplardan olup ta yan yana yüzyıllardır yaşayan insanlar, işgalci güçlerin “bildik siyaseti” yüzünden birbirine kıyar hale geliyorlar. Keşke böyle olmasaydı. Ortadoğu’daki kan ve gözyaşının bir an önce dinmesini dileyerek konumuza başlıyoruz.
Kültürel zenginlikten bahsetmişken, kültürlerin birbirlerini nasıl etkilemiş olduğunu 13 ayrı uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Antakya üzerinden görmeye çalışacağız. İnanışlarında İslamiyetin yanı sıra Mezopotamya, İran-Hind, Antik Yunan, Hitit ve Hıristiyanlıktan etkilenen Nusayriler (Arap Alevileri) ise ikinci odak noktamız olacak. Yüzyıllar boyu ayrımcılık ve zulüm görseler de bugüne kadar inançlarını koruyan Nusayrilerle ilgili sır perdesini, doğru kaynaklara başvurarak aralamaya çalışacağız.
Büyük İskender'in komutanı kurdu
Araştırmalar, Amik Vadisi'nin (Akdeniz bölgesinde Kuzey Suriye Platosu ile Amanos dağları arasındaki ova) Akad, Asur, Babil, Mısır, Hitit, Ege ve Kıbrıs medeniyetlerinin bir sentezini barındırdığını gösteriyor. Antakya ise bu vadi içinde, Anadolu'yu Filistin ve Suriye'ye; Mezopotamya'yı Doğu Akdeniz'e bağlayan yolun üzerinde kuruldu. Tarihi İpek yolunun üzerindeydi. Daha da öncesine gidelim ve şehrin kuruluş hikayesini dinleyelim:
Makedonyalı Büyük İskender, Pers Kralı Darius (Codomannus) ile yaptığı savaşlarda galip geldikten sonra Fenike topraklarını elde etmek amacıyla Asi (Orontes) boyunca güneye ilerledi. Suriye ve Mezopotamya bölgesi Makedonyalıların eline geçti. Ancak Büyük İskender M.Ö. 323 yılında Babil'deyken aniden ölünce komutanları fethedilen topraklar konusunda anlaşmazlığa düştüler. Suriye ve Mezopotamya bölgesi üzerindeki güç savaşı komutanlardan Seleucus'un lehine sonuçlandı. (M.Ö. 301)
Daha sonra I. Seleucus Nicator adıyla taç giyen Seleucus, ilk olarak Akdeniz sahilinde şimdiki Samandağ’ın Çevlik mevkiinde Seleuceia Pieria’yı başkent olarak inşa ettirdi. Ancak kısa bir süre sonra yeni başkentin Seleucos krallığı için sahip olması gereken bazı niteliklerden yoksun olduğu anlaşıldı.
Seleucus, mağlup ettiği Antigonus'un yönetim merkezi olan (bugünkü Antakya'nın 5 kilometre kuzeyinde) Antigonia'yı yıkarak yerine yeni bir başkent kurdu. MÖ 47’de Julius Sezar’ın Suriye’ye ayak basmasıyla birlikte şehrin tarihinde de bir altın sayfa açıldı. Ancak burası da denizden gelecek tehlikelere açıktı. Üçüncü kez yer değişikliğine gidildi. Yeni şehir Antiocheia, denizden 20 km uzaklıkta, Silpius dağı eteğinde ve Orontes (Asi) kenarında kuruldu. (M.Ö. 300) Antiocheia'nın yani bugünkü Antakya'nın Seleucus Krallığı'nın başkenti olması Seleucus Nicator'un ölümünden sonra oğlu Antiochus Soter (M.Ö. 281-261) zamanında oldu. Karışıklık yaratmaması için bundan sonra Antiocheia'yı bugünkü adıyla yani Antakya olarak yazacağım.
Antakya, Doğu Roma'nın 3. büyük kenti oldu. Osmanlıca efsanevi bir el yazmasına göre ise dünyada kurulan ilk dört kentten birisiydi. Ayrıca, Hitit ve Eski Mısır imparatorluklarının sınırlarını oluşturan bölgenin eşiğindeydi. Halep ve Lazkiye’den gelen kervanların uğrak yeri olan Antakya, Asi Deltası limanının antreposuydu. Anadolu’nun Ortadoğu’ya açılan kapısıydı. Bazı kaynaklara göre, hızla büyüyen, kalabalıklaşan ve zenginleşen şehre Roma’da, Atina’da işsiz kalan yontucular, mimarlar, seramik sanatçıları, ressamlar ve muhalif düşünürler akın etti. Tarih, Romalılar ve onlardan sonra Norman Haçlılarının Antakya’yı, Atina, Roma ve İstanbul’dan sonra dünyanın en büyük, en görkemli ve en zengin şehirlerinden biri haline getirdiğini yazar.
Antakyalı gazeteci arkadaşımız Mehmet Ali Solak, bu bilgilere yenilerini ekliyor: "Antakya, dünyanın gece aydınlatılan 3 kentinden birisi olmuştu, 2000 yıllık süreçte aralıksız uygarlıklara yurt olmuş bir şehirdi."
Fakat aynı zamanda talihsiz bir şehirdir Antakya; büyük depremler ve seller yaşar. Bir de Doğu ile Batı arasındaki ipek ve baharat ticaretinin yolu değişince eski ihtişamını yitirir. Prof. Dr. Ataman Demir'in, “Çağlar İçinde Antakya” adlı kitabında, 19.yy’da şehri ziyaret eden İngiliz W.H. Barlett'in şu sözleri yer alıyor: “Topraktan menekşeler, lâleler, güller ve mersin ağaçları fışkıran, inanılmaz güzellikte Asi vadisinde kurulan Antakya’nın her yerinde harabelerin sessizliği ve unutulmuşluğun hüznü var. Artık, ne antik kentin sokaklarında tüccarların ve kervanların sesleri, ne de Suriyeli tacirlerin incecik Şam ipeklileri, ketenler, danteller sattığı o kalabalık Pazar yerinin uğultusu yankılanıyor...”
Hıristiyan adının ilk verildiği yer
İncil’de de anlatıldığı gibi, İsa’nın çarmıha gerilişinin ertesinde, Aziz Petros iki arkadaşıyla birlikte (ki bunlar Zebedi’nin oğlu Yakub’la, Barnabas’tır) Antakya'yı misyonerlik alanı olarak seçti. M.S.29-40'da buraya gelen Aziz Petros, İsa’nın öğretisini ilk kez burada açıkladı. İlk vaazını Silpius dağında bir mağarada verdi. Diğer bir deyişle ilk kilise bu mağarada kurulmuş oldu. Aziz Petros Grottosu, daha yaygın adıyla Aziz Pierre Kilisesi, Antakya’nın tarihi yapılarının başında geliyor.
Papa VI. Paul tarafından 1963 yılında Hac yeri olarak ilan edilen St. Pierre Kilisesi’nde her yıl 29 Haziran’da Katolik Kilisesi’nce bir ayin düzenleniyor. Duaların okunduğu, kilise korosunun ilahiler okuduğu törende halka kutsanmış ekmek dağıtılıyor. Törene, Hıristiyan olmayanlar da büyük ilgi gösteriyorlar. Bugüne kalmış diğer tarihi yapı Habib Neccar Cami ise Hz. İsa’nın havarilerine ilk inanan ve bu uğurda canını veren bir Antakyalının adını taşıyor.
"Ezan Çan, Hazzan"
Yapım ve yönetmenliğini Kerime Senyücel’in yaptığı "Antakya, Ezan, Çan, Hazan” adlı belgesel TRT 2'de 2003 yılında yayınlanmıştı. Belgeselin tanıtımında da yazdığı gibi 23 asırlık bir geçmişe sahip olan Antakya, çok tanrılı, Musevi, Hıristiyan ve Müslüman toplumların kültürleriyle yoğrulmuş. Öyle ki, Antakya'da bugün kültür parkuru haline getirilmeye çalışılan bölgede Habib-i Neccar Camii, Katolik Kilisesi ve Havra üçgenini bir arada görmek mümkün. Bir zamanlar “Doğu’nun Kraliçesi” adını almış olan Antakya, Akdeniz kültürünün de en özgün kentlerinden.
Bugün, “birlikte yaşama sanatının” iyi bir örneğini veren Antakya konusunda sözü yine Solak'a bırakıyoruz: "Antakyalı olmak bir ayrıcalık...Biraz Bizans, biraz Fenike, biraz Hititli, biraz Yahudi, biraz Hıristiyan, biraz Müslüman olmak demek. Antakya’da farklı dine mensup insanlar dünyanın diğer yerlerine örnek olacak şekilde yüzyıllardır bir arada yaşıyorlar. Kentte, ezan sesi de duyuluyor, çan sesi de. Örneğin burada, Hıristiyanlar öğle namazının kaçta kılındığını bilirler, iç içe yaşamış olmaktan dolayı kimse kimseyi hor görmez. Fakat ne yazık ki Antakya her geçen gün dünya kenti olma adaylığından uzaklaşıyor. Bunun iki nedeni olarak göç ve köyleşmeyi gösterebiliriz. Köyden gelen kişi orada diğer kültürler hakkında ne öğrenmişse onunla geliyor; buradaki çok kültürlülükle bütünleşemiyor. Hatta kendi köyünden getirdiği önyargıları olabiliyor. Belki de geldiği köyde, Müslüman olmayanlara ‘gavur’ deniliyordu...O da gavur diyor..."
Antakya'da 1930'lu yıllarda Princeton Üniversitesi tarafından başlatılan kazılar arkeoloji dünyasında olay yaratmış. Arkeologlar, eski şehir merkezinin yerleşime açılmamasını ve açık hava müzesine dönüştürülmesini istemiş ama Türkiye'nin bir çok yerinde olduğu gibi burası da çarpık kentleşmeye kurban gitmiş. Bir başka önemli ayrıntı ise 1938’de Hatay’ın bağımsızlığı gündeme gelince hızlandırılan kazıların sonucunda elde edilen bazı eserlerin Fransa ve Amerika’ya kaçırılmış olması. Kazılarda çıkarılanlardan elde kalanlar bugün "dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi" olan müzede sergileniyor. Örneğin, Roma ve Bizans dönemi M.S. 2,3,4,5,6. yüzyıllara ait mozaiklerde mitolojik konular işlenmiş. Oceanus ve Tetis, Sarhoş Dionysus en meşhur olanları. Müzede ayrıca lahitler, Hitit ve Asur dönemine ait eserler de ziyaretçileri bekliyor.
Antakya'nın tarihi zenginliği anlatmakla bitmez, o yüzden bu konuyu şimdilik kapatıp ikinci odak noktamıza, Nusayrilere geçiyoruz.


