
Erdal Erzincan: Türkülere özür borcu var
Admin tarafından yazıldı Perşembe, 07 Ocak 2010 21:43
Bağlamanın perdelerine dokunan çokça sanatçı vardır. Bu coğrafyaya ait türküleri söyleyenlerin sayısı da kestirilemez. Ama kimi parmaklar, “sazı çalmaz, konuşturur“. Onlar saza parmaklarıyla değil yürekleriyle dokunur; haliyle her türküsünde bir başka dram, acı ve sevinç yaşarsınız. Kah “Zöhre” olursunuz, kah bir cahile edebi hatırlatırsınız kah “Al Mendil”e işlediğiniz sevdanız aklınıza düşer.
Sazın perdelerinde bir suyun akıp gittiği olur. Yüreğinizin kirini, kulağınızın pasını siler. Ruhunuzu yıkar ve sizi bir deryayla buluşturur.
O bir vecd halidir,
O bir aşk halidir; cümlenin özleyip de bulamadığı…
Erdal Erzincan, işte o vecdi, o aşkı ve deryayı sunar size…
Yağmurlu bir İstanbul“da fazla lafa ne gerek var… Söz, bağlamanın ustasında…
Erdal Erzincan, kendisini nasıl anlatmak isterse neler söyler acaba?
Erdal Erzincan, bağlamayı kendine dost seçmiş biri. Konuşarak değil de saz çalarak kendimi ifade ediyorum. Tüm sırlarımı ona döküyorum. Çok küçük yaşlarda bağlama ile tanıştım. Bağlamayı önce babamda, amcamda gördüm. Önceleri oyuncak gibi görüyordum. Üç telli bir çalgı, sesi hoşuma gidiyor. Oynamaya başladım. Sonra, bağlamayı güzel çalanları keşfettim ve algıladım. Onlar kimdir? Arif Sağ, Ali Ekber Çiçek, Davut Sulari v.s… Anlamaya çalıştığımda gördüm ki, bağlama tek başına bir enstrüman değil. Bu sefer onun arka planını anlamaya başladım. Saz aynı zamanda telli Kur“an idi. Demek ki sazın bir felsefesi vardı. Keman, piyano gibi değildi. Her geçen gün o arka planı daha fazla algılayınca, sorumluluğumun ne kadar arttığını gördüm.
Saz üzerinden Aleviliği mi öğrendiğinizi söylüyorsunuz?
Herşeyi öğrendim. Hayatı öğrendim. Aleviliği öğrendim. Benim köyümde en son cem 1969“da yapılmıştı ve ben çocukluğumda cem görmemiştim. Aleviliği ailemde yaşamadım ama onların bir deyişi dinlerken daha farklı hisler taşıdıklarını gördüm.
İstanbul“a ne zaman geldiniz?
1981“de geldim. Bağlamaya kulak vererek Aleviliği öğrenmeye başladım. Daha sonra farklı bölgelerdeki cemlere katıldım. Böylece Aleviliğimi açığa çıkarmaya başladım. Aleviliği bilmesen de bir deyişi dinlediğin zaman duygularınız farklı oluyor. Aleviliği yaşamasa bile deyiş dinleyen bir Alevinin tepkisi farklıdır. Ulularımızın adının geçtiği deyişlerde yüreğinizin bir yeri titrer. Anlamasa bile titrer. O genlerde kalan birşeydir. Ben bağlama çalarak onları harekete geçirdim ve her geçen gün Aleviliğimi daha fazla farketmeye başladım. Şimdi ne kadar şanslı olduğumu anlıyorum.
Yurtdışında konserler veriyorsunuz. Alıştığımız formatların dışında gerçekleşiyor bu konserler. Örneğin senfonik tarzda denemeler yapıyorsunuz. Bu denemeler, ulusal bir değere evrensel kapı açma düşüncesinden mi kaynaklanıyor yoksa deyişleri, türküleri müzikal yönden geliştirmek mi?
Evrensellik, çağdaşlık bunlar tartışmalı kavramlar. Ben, tüm sanat dallarının aynı şeyi ifade ettiğini düşünüyorum. Yani bir senfoni orkestrasının müziği ile Aşık Veysel“in müziğinin finalde anlatmak istediği şey aynıdır. Ortak dünyanın ortak değerlerini anlatırlar. Sevgi her zaman vardır, gözyaşı, zenginlik, fakirlik, gülmek, ağlamak, korkmak, aşk, dünyanın ortak değerleri. Hep vardı olacak da… Müzik de bunları anlatıyor. Aşık Veysel“in anlattığı ile Bach“ın anlattığı arasında derin farkların olduğunu düşünmüyorum. Sadece diller farklı.
Alevilerin alıştığı deyişler var. Senfonik tarzda icra edildiğinde Aleviler o denemeleri nasıl buluyor, ne tür tepkiler veriyorlar?
Bu, alışkanlık meselesi. O müziğe alışık olmaz lazım tabi. Herkes anlasın diye bir kaygımız yok. Bunlar birer buluşma. Müziğimiz artık böyle yapılmalı, müziğimiz senfoni orkestralarının önünde çalınırsa icra edilirse müziğe kalite gelir diye bir algıyla yapmadık. Bu bir buluşma. Müzik yapıyoruz, onun elindeki de benim elimdeki de bir enstrüman. „Yanyana geldiğimizde birşeyler yapabiliriz“ düşüncesinden yola çıkılarak verilmiş konserler bunlar. Müziğimiz buralardan dünyaya açılmalı, müziğimiz böyle gelişmeli, insanların ihtiyacı var gibi bir algıyla kesinlikle yapmıyoruz.
Yurtdışındaki konserlerde sizi dinleyenler genellikle Türkiye“den gidenler mi yoksa yabancılar mı? Örneğin bir yabancı sizi dinlediğinde ne hissediyor, sizde ne buluyor?
Bizim konserlerimize gelenler hem batılılar hem de Anadolu“dan gidenler. Beğenen de oldu, beğenmeyen de oldu. Beğenenlerin oranının yüksek olduğunu gördüm, bağlamayı hiç duymayan yabancı kesim bağlamayı dinledi. Kendi coğrafyalarında doğal tını olmadığı için kendilerine enterasan geliyor. Bağlamanın doğal tınısı, toprak kokusu var. Sanırım o doğal tınıyı, toprak kokusunu hissediyorlar.
Türkiye“deki entelektüel kesim genellikle türküleri gelişmemiş bulur. 1930“larda İçişleri Bakanlığı yapan Şükrü Kaya, bir genelgesinde sazı gerici bir alet olarak nitelendiriyor ve görüldüğü yerde yakılmasını istiyor. Bu önyargı nereden kaynaklanıyor, türküye ve saza karşı…
Halk müziği halkın yarattığı müzik. Ben bir hammadde olarak görüyorum. Aydınlar bunun hammadde olduğunun farkında değiller. Aşık Veysel düşünün ki, bir ağaç… O ağaçtan Fazıl Say da çıkıp masa üretiyor. Entelektüelin işine ağaç değil masa yarıyor. Ona ağaç yaramıyor, onun ihtiyacı masa. Ağacı alıp kullanmasını bilmiyor. Şehirde o ağacı Fazıl Say alıp masa yapıyor, o masa işine yarıyor. Onun için Fazıl Say daha önemli. Bir başkası dolap yapıyor, bir başkası kalem üretiyor. Entelektüel işlenen şeyleri beğeniyor. Bizim entelektüelimiz bu masanın neden yapıldığını maalesef düşünmüyor. Ve bunu yoketmek için de elinden geleni yapıyor. Belki bilinçsizce ama halk müziğine bizim entelektüellerimiz çok büyük zarar verdi, bunu itiraf etmelidir. Gerçekten özür borçları var. Aşık Veysel“e, Davut Sulari“ye, Mahzuni“ye, Ali Ekber Çiçek“e… Çünkü onlar hakettiği şekilde yaşamadılar.
Bu önyargının Alevilikle ilgili olduğunu söyleyebilir miyiz? Çünkü, deyişlerin türkülerin kaynağını aradığınızda karşınıza Alevilik çıkıyor.
Halk müziğini, bağlamayı yaşatan orijinal bir kaynak aradığınızda hem kentte hem köyde Alevi çıkıyor. Genelleme yüzde 100 boyutlarda olmasa bile yüzde 80-90 böyledir. Bunun politik tarafları da var ama politik olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, Alevilerin yüzde 80-90“ı soldan yanadır. Ama ne yazık ki, solcular da saza aslında çok farklı pencereden bakmadılar. Hatta Aleviliği gericilik olarak gördüler. Sağdan da soldan da entelektüeller, Aleviliğe, saza tepeden baktılar.
ABD“de bağlama çalmak nasıl bir şey? Çok endüstriyel bir ülke… Bu toplum, toprak kokusunu aldığında ne hissediyor?
ABD“de konser vermek bazılarının çok hoşuna gider ama ABD de Türkiye gibi bir ülke. Bence orası Türkiye“nin abartılmış hali. 10 milyon insan sokakta yaşıyor. Zengin daha zengin, fakir daha fakir. Yoksul kesimi bizimki gibi.
Yabancı ülkelerde konser verdiğinizde siz mi dünyaya açılma çerçevesinde girişimlerde bulunuyorsunuz yoksa onlar mı sizi buluyor? Sizi nereden tanıyorlar?
Onlar buluyor. Bizim öyle bir becerimiz yok. Kanada“da, ABD“de, Kanada“da doğal kültürel değerlere önem veriyorlar. Kendilerinde doğal tınılar kaybolmuş, folklorik yapıları tamamen bitmiş durumda. Onların da vardı ama sanayileşmeyle birlikte kültürel politikayı doğru yürütemedikleri için folklorik yapılarını kente taşıyamamışlar. Dolayısıyla doğal tınıya ihtiyaç duyuyorlar. Nasıl ki gıdalarımız doğal olduğunda kokusu farklı ise doğal yerden gelen müzik de farklı oluyor ve onlar bu doğallığın farkına varıyorlar. Bu bir ihtiyaç meselesi ve idrak etmişler. Doğal tınıyı nerede bulacaklar? Anadolu“da, Asya“da bulacaklar, Ortadoğu“da bulacaklar. Paris“te bulamayacaklar, teknik gelişmiş ama kendi üretimleri yok. Onun için bize ihtiyaç duyuyorlar. Biz de hammadde var onlar da hammaddenin kıymetini biliyorlar. Kaynakların değerini biz anlamıyoruz işlemesini akıl edemiyoruz. Bizim kültürümüzü de farketmişler ve beslenmeye çalışıyorlar. Manevi taraflarını da öğrenmek istiyorlar.
İranlı sanatçılarla yaptığınız çalışmalar nasıl gerçekleşti?
Kayhan Kalhor“la daha çok çalıştım. Moradi ile de çalıştım ama Kayhan Kalhor“la daha fazla konser verdik. Menejeri Hollanda“da bir konserimi dinlemiş. Daha sonra Kayhan Kalhor İstanbul“a geldi. Kendisi, hayran olduğum bir müzisyendir. 2-3 gün sadece çaldık; hiçbir şey konuşmadan. Dilini de bilmiyorum zaten. Sadece müzikle anlaştık. Akabinde konser vermeye, albüm yapmaya karar verdik. Türkiye“de 3 konser, Avrupa“da 10 konser verdik.
Bugüne kadar farklı dinleyici topluluklarına kaç konser verdiniz?
25-30 konser verdik. Avrupa“da Türk seyircisine pek hitap etmedik. Daha çok yabancılara yönelik organizasyonlardı. Bu tip tonserleri yabancılar organize ettikleri için Türklerin haberi bile olmuyor. Yabancılar da beni tanıdıkları için gelmiyorlar sadece organizasyona güveniyorlar. Farklı bir enstrüman dinleyeceğini düşünerek konserlerimize ilgi gösteriyorlar. Zaman içinde tanıyarak gelenler de oluyor.
Genç sanatçılar, deyişler söylüyorlar. Söyleşinin başında saz çalarken, arka planı da öğrendim dediniz. Genç sanatçılar bunu başarıyorlar mı?
Zamanla olacak bir şey. 20 senedir ders veriyorum. Teknik çok ilerledi, gelişti. Eskiden Haydar Haydar“ı belli bir seviyeye gelmiş birine bir ayda öğretirken, şimdi aynı düzeyde bir öğrenci 4 saatte öğreniyor. Zaman kısaldı. Teknik ilerledi, algılar gelişti. Çok hızlı tüketen bir toplum var, bu müziğe de aynı şekilde yansıyor. Eskiden, Haydar Haydar“ı çalarken, „14 bin yıl gezdim“ sözünü düşünen icracı modeli vardı. Şimdi hızdan dolayı bunları ezip geçiyor. Böyle bir gençlik var. Ağzından bir laf çıkıyor ama ne çıktığını bilmiyor. Tele vuruyor ama telden çıkan sesi kulağı duymuyor. Hızlı algılamanın yan etkisi bu. Ben öğrencilere o yan etkiyi anlatmaya çalışıyorum. „Biraz durup bastığınız sesi beklemeniz lazım“ diyorum. Müzikle ibadet ediyor, neden müzikle ibadet ediyor insanlar. Sadece Aleviler değil başka toplumlarda da müzikle ibadet edenler var. Bunları bilmelerini istiyorum. Müzik sözden çok daha etkili. Bir müzikle sözünü düşünmeden ağlayabilir, gülebilirsiniz, oynayabilirsiniz ya da mistik bir havaya girebilirsiniz. Bu, müziğin başarısıdır. Aynı şeyi söz için söylemeyeceğim, sözü anlaması, bilmesi lazım. Okuması lazım. Müzikle hemen hisseder oysa. Ama bunu konsantre olduğunuz zaman anlayabilirsiniz. Teslim olduğunuzda anlayabilirsiniz bunu
Kendinizi teslim etmezseniz anlayamazsınız. Yeni gençlikte müziğe teslim olma yok.
Genç sanatçılar galiba hakim olmayı daha çok tercih ediyorlar…
Evet çok doğru. Hakim olmak. Oysa, müziğe teslim olmak gerekir. Fazıl Say“ın güzel bir lafı var. Diyor ki, ruh parmaktan önce perdeye gitmiyorsa bir şey çıkmaz. Gençlikte parmak çalıyor ama ruh yok. Parmak gitmeden evvel ruh onun nasıl bir şey çıkacağını bir saniye önce duymalı ve hissetmeli. Onu hissettiği zaman kişilik çıkar. Yoksa herkes birbirine benzer. Arif Sağ“ı, Musa Eroğlu“nu, Ali Ekber Çiçek“i neden ayırd ediyoruz? Çünkü, hepsi kendi ruhunu parmaklarına yansıtıyor da ondan. Yeni gençlikte bu kişilikler azalmaya başladı. İş „ne kadar hızlı çalarım“a döndü.
„Türküler daha çok köye aittir“ görüşü vardır. Şehrin Ali Ekber Çiçek“i, Hüdai Baba“sı çıkmaz mı?
Çıkmaz. Bir dönemin kapandığını düşünüyorum. Aşığı, tarif etmek lazım. Aşık bir icracı. Aşık icracı, yorumcu, solist, gazeteci, politikacı, tiyatroucu… Bunların hepsi bir aşıkta mevcuttu. Bir aşık köyden köye dolaşarak gazetecilik yapıyor, haber getirip götürüyor, politika yapıyor, aydınlatıyor, bir bakıyorsunuz bir destan anlatıyor. Eskiden aşık kahvehanelerinde destanlar anlatılırdı. En heyecanlı yerinde hikayeyi bırakırlardı. Kerem ile Aslı“yı anlatırken, en heyecanlı yerinde bırakırdı. Ertesi gün aynı kalabalığı toplamak için. Ben aşıklığın çalıp söyleyen tarafındayım. Gazeteci tarafını İlhan Selçuk yapıyor. Siyasi tarafını başkası yapıyor. Aşık bütün iken şimdi parçalara bölündü. Köyde yaşayan bir insan ekmeğini, müziğini kendisi üretirken, toprağı ekip biçerken şimdi şehirde ekmeğini bakkaldan alıyor, temizliğini bir başkasına yaptırıyor. Şehirde meslek dalları ortaya çıktı. Aşık kentte bölündü. Çok olumsuz bir şey değil. Kentin istediği yaşam biçimi bu. Peki dağılmayı nasıl önleyebiliriz. Bir bağlamacı ile gazetecinin dirsek temasında olmasıyla dağılmayı önleyebiliriz. Aşıklığı bütünleyen şeylerin yanyana olması gerekiyor. Yanyana gelecek ki o aşağın ruhu kentte devam etsin, köyden kente değer aktarımı olsun. Eğer bunu yapmazsak burada kendimizi yabancı hissederiz. Manevi boşluk duyarız.
Daha önce deyişlere, türkülere kaynak olanlar usta çırak ilişkisi içinde yetişiyorlardı. Deyişler cemlerde idrak ediliyordu, tekkelerin de bir fonksiyonu vardı. Şimdi de şehirlerde cemevleri var. Şehrin cemevlerinde Ali Ekber Çiçek“in derinliğini taşıyanlar yetişebilir mi?
Şair çıkar ama ozan çıkmaz. Şu an ortaya çıkanlar kimseyi aldatmasın. Küçülerek azalarak gidiyoruz. Daimi“nin derinliğinde bir ozan çıkmıyor. Çünkü o koşullar yok. Bu nedenledir ki, köyde Pir Sultan çıkıyor, şehirde Nazım Hikmet yetişiyor.
Özel bir sorum olacak. İçkili mekanlarda neden türkü söylemiyorsunuz?
Bu benim tercihim. Müzik için mekanın önemli olduğunu düşünüyorum. Müzikte sahne, sanatçı ve mekan çok önemlidir. İyi bir icracı tek başına müziği üretmeye yetmez. İyi seyirci ve iyi mekan da lazım. Seyirci de müziğe katkı sunuyor, mekan da .. İçki bizim kültürümüzde var olan bir şey. Evde yaptığımız içkili muhabbetle büyük salonlarda yapılan içkili muhabbet aynı değil. Aşığı kente getirdiğiniz zaman nasıl ki farklılaşıyorsa evdeki sohbeti bin kişilik salona getirdiğimizde aynı değişim oluyor. Eğlence müziği ile deyişleri karıştırmamak lazım. Benim de eğlenmeye ihtiyacım oluyor. Rakımı içip bir yerde müzik dinleyebilirim. O ruh hali başkadır. Küçümsemiyorum ama ben öyle bir müzik yapmıyorum.
Erdal Erzincan kimdir?
Erzurum“da doğan sanatçı, küçük yaşlarda bağlamayla tanıştı. 1985 yılında Arif Sağ Müzik Kursu“nda dersler almaya başladı. 1989 yılında İ.T.Ü. Türk Müziği Devlet Konservatuarı Temel Bilimler Bölümü“ne girdi ve aynı süreçte; „Tezenesiz Bağlama Çalma Tekniği“(Şelpe) ile ilgili araştırmalar yaptı. Üniversitedeki bitirme tezini ise; „Parmak Vurma Tekniğinin Bağlamadaki Uygulanışı ve Notasyonu“ konu başlığıyla sundu. 1994 yılında hazırladığı „Töre“ isimli ilk solo albümünden sonra;“Garip“, „Gurbet Yollarında“, „Anadolu“ (Enstrümantal), „Al Mendil“, „Kervan“, „Giriftar“ (Enstrümantal) isimli albümlerini hazırladı. Ayrıca Tolga Sağ, İsmail Özden, Yılmaz Çelik, Muharrem Temiz ile birlikte „Türküler Sevdamız“ adı altında üç albüm hazırladı. 2004 yılında Viyana“da; Cumhurbaşkanı Heinz Fischer“in desteğiyle, Wiener Konzerthaus“ta, Russell McGregor yönetimindeki Ambassade Senfoni Orkestrasıyla birlikte bir konser verdi. „Classic Cem“ adıyla gerçekleştirilen bu konser ayrıca Hollanda“da iki farklı orkestrayla sahnelendi. 2004 yılında öğrencilerinden oluşan yirmi beş kişilik Bağlama Orkestrasıyla yurtiçinde konserler verdi. İran“lı Kemança sanatçısı Kayhan Kalhor“la hazırladığı enstrümantal albüm ECM Records tarafından
„The Wind“ adıyla yurtdışında ve Türkiye“de yayımlandı. Kayhan Kalhor“la birlikte Türkiye ve Avrupa“nın yanında, World Music Institute tarafından organize edilen turne kapsamında Amerika ve Kanada“da konserler verdi. On yılı aşkın bir süredir, kendi adını taşıyan Müzik Kursunda eğitim veriyor ayrıca Yıldız Teknik Üniversitesi“nde Öğretim Görevlisi olarak bilgi ve birikimlerini öğrencileriyle paylaşıyor.
Röportaj: Kelime ATA
Fotoğraf: Caner EMRE
habercek


