kıbrıslı
Kullanıcı
| Mesaj: 8 |   |
|
Dört Kapi Kirk Makam - 16/12/2007 16:39
Dört Kapi Kirk Makam
Dört Kapi Kirk Makam seklindeki Kamil (olgun) insan olma ilkelerini Hünkar Haci Bektas Veli’nin tespit ettigine inanilir.Haci Bektas "Kul Tanri’ya kirk makamda erer, ulasir, dost olurbuyurmuslardir. Bu ilkeler asama asama insani olgunluga ulastirir. Bir baska yoruma göre ise seriat anadan dogmak, tarikat ikrar vermek, marifet nefsini bilmek, hakikat Hakki özünde bulmak yollaridir. Dört Kapı şunlardır:
1.Seriat 2.Tarikat 3.Marifet 4.Hakikat Her kapının on makamı vardır.
Seriat kapısının makamları:
1. Iman etmek, 2. Ilim ögrenmek, 3. Ibadet etmek, 4. Haramdan uzaklasmak, 5. Ailesine faydali olmak, 6. Cevreye zarar vermemek, 7. Peygamberin emirlerine uymak, 8. Sefkatli olmak, 9. Temiz olmak ve 10.Yaramaz islerden sakinmak.
Tarikat kapisinin makamlari
1. Tövbe etmek, 2. Mürsidin ögütlerine uymak, 3. Temiz giyinmek, 4. Iyilik yolunda savasmak, 5. Hizmet etmeyi sevmek, 6. Haksizliktan korkmak, 7. Ümitsizlige düsmemek, 8. Ibret almak, 9. Nimet dagitmak ve 10.Özünü fakir görmek
Marifet kapisinin makamlari
1. Edepli olmak, 2. Bencillik, kin ve garezden uzak olmak, 3. Perhizkarlik, 4. Sabir ve kanaat, 5. Haya, 6. Cömertlik, 7. Ilim, 8. Hosgörü, 9. Özünü bilmek ve 10.Ariflik.
Hakikat kapisinin makamlari
1. Alcakgönüllü olmak, 2. Kimsenin ayibini görmemek, 3. Yapabilecegin hicbir iyiligi esirgememek, 4. Allah’in her yarattigini sevmek, 5. Tüm insanlari bir görmek, 6. Birlige yönelmek ve yöneltmek, 7. Gercegi gizlememek, 8. Manayi bilmek, 9. Tanrisal sirri ögrenmek ve 10.Tanrisal varliga ulasmak
ŞERİAT KAPISI
Şeriat kelimesi dilimize arapçadan geçmiş bir kelimedir. Bu yüzden, daha çok arapçada kullanıldığı anlamıyla tanınır. Oysa, Aleviliğin tasavvuf öğretisine göre bam başka bir anlamagelir. Şimdi bu iki anlamı da biraz açmak gerekir. Zira yeterince bilimediğini gördük. Çoğuncası şeriat kavramı dar anlamıyla bilinmektedir.
Önce dar anlamını açıklayalım: Dar anlamda şeriat, Ortodoks yani şii ve sünnü islam anlayışının toplumsal alandaki dini ve hukuki icraatlarının tümüne denir. İslamın her iki büyük meshebinde de şeriatın aynı şekilde anlaşılmasının nedeni, ortak bir oluşum süreclerini yaşamış olmalarından ileri gelir. Dar anlamdaki şeriatın temel özelliğini anlamak için ortodoks islamın oluşum sürecine bir bakalım:
Hz. Muhammed insanlığa evrensel ilahi mesajı getirmeden önce Arap toplumu sert bir kabile geleneği yaşamaktaydı. Kervan basmalar, soygunlar, talanlar, yağmalar, köle ticareti sıradan bir olay gibi Bedevi-Arap toplumunun gündelik hayatını belirlemekteydi. Çok tanrıcılık ve putlara apma geleneği sadece Mekke ve Medinede değil bütün araplarda yaygın bir gelenekti. Peygamber böylesi bir ortamda zuhur etti. İçinden geldiği toplumu kökten değiştirmek için insanların sadece ruh dünyalarına değil onların toplumsal dünyalarına da seslendi. Adeta arap çöllerinde bir medeniyete öncülük etti, büyük reformlerı hayata geçirdi. Fakat peygamberin hakka yürüyüşünden sonra eski gelenekler gelenekler tekrar canlanmış ve yeni ile eski olanın sentezi ortaya çıkmıştır. Bu sentez çok geçmeden Muaviye ve oğlu Yezid’in iktidarını doğurmuştur. Muaviye devrinde İslamın temel kitabı olan Kuran yazımı son şeklini almış, İslam tarihinde yeni bir devir olan Emeviler devri başlamıştır. Bu gün bir buçuk milyardan fazla müslümanın bağlı olduğu dinolduğu dinin inanç içerikli geleneklerinin temeli Emeviler devrinde atılmıştır.Buna ortodoks islam da denilmektedir. Bir çeşit dini –geleneksel hukuk (fıkıh) diyebileceğimiz şeriat, islam devletlerinde bugün de temel anayasa olarak işlev görmektedir. İslamın beş şartı veya imanın şartları, şeriat açısından islam dininin bir tarifidir. Oruç, namaz, zekat, hac, kelimeyi şahadet gibi dini vecibeleri dinin temel direği olarak görürler. Arap toplumunun örf ve adetleriyle şekillenmiş olan islam şeriatı sadece hırsızlığı, zinayı, gıybeti değil Allaha inanmamayı, şeriat buyruklerına karşı gelmeyi de büyük suç ve günahlar arasında görür. Şeriat hükümlerine göre suçlulara verilen cezalar el kesmekten taşlayarak öldürmeye kadar uzanmaktadır. Şeriat, dar anlamda budur. Şimdi de, şeriatın Alevi öğretisindeki yerine bakalım: Anadolu Erenlerinin büyük evliyası olan Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin temel öğretisi’Dört Kapı Kırk Makam’ felsefesine göre şeriat, şii yada sünni islamda kullanılan anlamından başka bir manada kullanılır. Biz buna ‘geniş anlamda şeriat, ya da tasavvuf açısından şeriat’da diyebilirizAlevilikteki şeriata bakış açısıyla ortodoks islamın bakış açısı tamamen bir birine zıttır. Bu iki bakış açısı arasındaki fark, şeriatla tasavvuf arasındaki fark kadar büyüktür. Burada, kültürler arası fark kadar tarihsel farklılıklar da önemli rol oynamaktadır. Büyük Alevi ozanı Yunus Emre bir nefesinde şöyle söylemekte ve şeriatın çift anlamını dile getirmektedir. ‘Şeriat var şeriattan içeri’.
Bir aydınlanma ve kamil insan olma yolu olan ‘Dört kapı kırk makama’ın kurucusu Hacı Bektaşi Veli’ye göre şeriat ‘Bir anadan doğmaktır’. Şimdi bu sembol diliyle söylenmiş bu sözü yorumlamaya çalışalım:
Her canlı doğum yoluyla zahir dünyaya gelir ve yaşamına dünyada devam eder. İnsan gibi diğer canlılar da doğdukları tabiatı bütün özellikleriyle beraber hazır bulurlar. İnsanlar ise kendileri seçmeksizin bir toplumda doğarlar ve o toplumun kültürel, ulusal, ananevi, geleneksel özelliklerini devralırlar. Milliyet, ırk, cins, dil, din hatta deri rengi gibi daha bir çok farklılıklar işte doğumla gelen bu aşamada bireyin hayatına girer ve onun bir parçası haline gelir. Birey artık kendini bu kapıda toplumdan devraldığı şekilsel farklılıklarla tanımlamaya başlar. Eğer, Hindistanda doğmuşs Hinti, Çinde doğmuşsa Çinli, Afrikada doğmuşsa Afrikalı, kutuplarda doğmuşsa Eskimo olarak kendini görür. Sadece kültür ve gelenek içinde yaşamaz, aynı zamanda o gelenek ve kültürün sorunlarını, görevlerini ve yaşam biçimini devralır. Örneğin, birey kandavasının olduğu bir ailede dünyaya gelirse, otamatilman kendiside bu meseleye tabii edilir. Kendi iradesi dışında gelişen bu olay bir müddet sonra kendi meselesi olmaya başlar. Dünyaya ve kendimize dair ilk düşüncemizin oluşum sürecinde içinde bulunduğumuz toplumsal yaşam, gelenekler, örf ve adetler çok önemli bir rol oynarlar.
İnsan fiziksel açıdan olgunluğa erebilmesi için çeşitli evrelerden geçerler. Bebeklik, çocukluk rgenlik, gençlik, olgunluk vs...bu evrelerde insan birbirinden farklı özellikler ve olgularla karşılaşır. Kendini bekleyen bu sürecleri yaşar ve dünyaya ve yaşama yönelik bir tutum ve düşünce geliştirir. Daha önce dediğimiz gibi burda toplumsal olgular önemli bir rol oynar.Şeriat kapısı, toplumsal şartlanmaların en yoğun olduğu ve doğumla birlikte gelen insanın kendi özüne en zabancı kaldığı devirdir. Dünya yaşanyısında olduğu kadar tanrı anlayışında da bir yüzeysellik ve şirk görülmektedir.Buna gizli şirk te denir. Fakat, şeriat ehli bunun farkında değildir.tanrı ona göre yerde yada gökte bulunmaktadır,insanlara oradan buyruklar yağdırmaktadır.ölümden sonra sevab çoksa yani gökteki tanrının yağdıdıkları emirlere içtenlike itaat etmişse, hurilerle dolu cennete; günahları çoksa, cayır cayır yanacağı cehenneme gideceğine inanır. Milliyetçilik, ırkçılık, cins ayrımı, ideolojik bakış, kısacası insan ayrımlarının ve savaşların olduğu şeriat kapısı sadece toplumsal alandaki sorunları yaratmaz aynı zamanda bireysel yaşamı da tehlikeye düşürür. Çünkü, bir varlık olarak insanın en önemli yanlarından biri toplumsal bir yanının olmasıdır. Her toplumun kendine göre bir şeriat şekli vardır. Musa şeriatı, Ortodoks İslam şeriatı, İsanın şeriatı... Kültür ve geleneklerin oluşturduğu yaşam biçimini de şeriata benzetirsek, toplumların sayısı kadar şeriat yaşantısı vardır. İlkel toplumlardan gelişmiş toplumlara kadar bu böyledir.
Şimdi de Alevi toplumunun şeriat anlayışına bakalım: bilindiği gibi, her toplum kendi içinde toplumsal yaşamı imkanlı kılabilmek için bir adalet mekanızması geliştirmiştir. Hukuk kuralları, toplumdan topluma farklılıklar içerir. En esneğinden en katı kurallara kadar uzanır. Mode oplumlarda ise adaleti hukuk sistemi ve mahkemeler sağlar. Alevilikte ise halk mahkemeleri adını da vereceğimiz cemler vasıtasıyla toplumsal adalet sağlanır. Paylaşım, bölüşüm, yargının, beraberliğin en güzel örneği olan cemler, aynı zamanda, adalet sisteminin en gelişmiş örneklerinden biridir. Diğer adalet anlayışlarından amaç olarak ayrılır. Diğer sistemlerde amaç suçluyu cezalandırmak iken, Alevi hukukunda amaç, kişiyi irşad ederek işlediği suçu birdaha işlememesini sağlamaktır. Yani suça sebebiyet veren şartları ortadan kaldırmak, bireyi topluma kazanmak, irşat ederek aydınlatmak, ve toplumsal yanını güçlendirerek, sihatlı bir benliğe kazandırmaktır. (Bu konuda daha geniş bilgi için Cem broşürümüze bakabilirsiniz.) Alevi gelenek ve göreneklerini yani Alevi şeriatını incelediğimizde temelinde tasavvuf ve bilgelik yattığını görürüz. Cem ayini, Musahiplik, tevella teberra, Semah, ocakların ulularının ziyareti matem yası, lokma dağıtmak gibi şeyler bunun açık örnekleridir.
Alevilik bir tasavvuf yolu olduğu için her kavramın ve bu kavramla dile getirilen fiilin birden çok anlamı vardır. Bu katlı anlamlar kişinin ruhi açıdan olgunluk mertebesine nisbeten açığa çıkar, zihin dünyasında belirir Yunus Emre bu kapının insanına ışık tutmak maksatıyla şöyle demektedir:’ Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi. Mal da yalan, mülk ta yalan, var biraz da sen oyalan.’
Şeriat kapısındaki bir insan kendisine düşünce olarak ne verilmişse onu alır. Varlığı şekilden ibaret sanır. Yüzeysel algılar, şekiller ve renklerin gerisindeki özü göremez. Algı dünyası beş duyuorganının sınırlarını aşmaz. Ne duygu ve ruh yönünden ne de bilgi yönünden bir olgunluğa ermemiştir. Sufiler buna ‘Hayvanı Natık’ yani konuşan hayvan demişler. Burda bir küçümsame yok. Aksine Kamil İnsan’la ham insan arasındaki farki dile getirmektedir. Başka bir örnek verecek olursak; gözleri doğuştan kör (ama) olan insanın algıladığı dünya ile gözleri gören nsanın algıladığı dünya kadar farklıdır. Şeriat kapısındaki insanın henüz can gözü-kalp gözü açılmamıştır; henüz onun farkında değildir.
Kişinin Dünya içinda karşılaştığı olaylar, yaşadığı tecrübeler, ya da karşılaştığı kişiler şeriat kapısındaki kişinin olgunlaşmasına yolaçar. Kişi, şeriatın yetersizliğini ve darlığını anlar sonunda.
Hayatın anlamını ve kendi varlık sebebi üzerinde derinden düşünmeye başlayan şeriat ehli, zahiri dünyanın kendisini tatmin etmediğini anlar. Artık şeriat elbisesi kendisine dar gelmeye başlar. O,görünen ve beş duyu organıyla algılanan dünyanın sınırlılığını anlar. Görünenin arkasındaki görünmeyeni,dışı değil içi, şekli değil özü aramaya başlar. Ancak nerden başlaması gerektiğini bilemez. Tasavvufa göre kendi kendine irşad olmak yani manevi ve ruhi açıdan aydınlanmak çok zordur. Kör insanın karanlıkta yol almasına benzer. Bir ustaya yani pire bağlanması en doğru ve emin yoldur. Pirin temel özelliği irşad edici olmasıdır. Sadece gönül gözündeki perdenin kalkmış olması yereli değildir. İrşad edebilmek yani ona hakikatı tattırmak özel bir kabiliyet ister Hacı Bektaşi Veli bir sözünde ‘ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır’ der. Başka bir sözünde mürşüdü, yani irşad ediciyi tanımlarken şöyle der. ‘Mürşit ilimdir’. Fakat bu ilim okuyarak elde edilmez. İçsel ve ruhi yaşantı vasıtasıyla elde edilen bilgidir. Şeriat kapısındaki kişi aradığı soruların cevabını bulmak ve aydınlığa giden yolu aralamak için kendisine bir pir bulur. Şeriat kapısındaki kişi ruhi dünyası henüz karanlıkta olduğu için kendisine uygun bir seçmekte zorlanacaktır. Ancak pirlik makamına gelmiş bir usta kendisine gelen her talibi irşad edebilme yeteneğine sahiptir. Bu arayışlar süresinde yeterli çabayı ve azmi gösterirse kişi, eninde sonunda kendisine uygun bir yolgösterici usta-pir bulur.
Bu aşamada, kişi şeriatı yavaş yavaş aşarken kendisini tarikat makamına doğru ilerlemiş olarak bulur. Hakka erişmenin yolunun ancak köklü bir ruhi bir tekamülden geçtiği gerçeğini idrak etmeye başlar. Kendisi için artık yeni bir doğumun başlamak üzere olduğunu anlar.Daha önceki doğumu ‘kanbağı vasıtasıyla doğmak’ olarak görür ve bu ikinci doğumun manevi-ruhi bir doğum olacağının bilincine varır. Ve sonu gelmez ruhi yolculuklarda ve içsel yaşantıda kendisine yol gösterecek olan bir usta aramaya başlar.
TARİKAT KAPISI
Dört Kapı Kırk Makam inanç ve felsefesinde ruhsal takamülün ikinci kapısı olan Tarikat Kapısı, Hacı Bektaşi Veli’nin deyimiyle ‘ikrar verip bir yola girme‘ kapısıdır. Bu kapıda yola girmek için pir talibi olgunluk derecesini ölçmek için bir imtihana tabii tutar. Bu imihan çeşitli biçimlerde olabilir. Kişi bu imtihanı başarırsa, o zaman tarikata (yola) alınır. Bu imtihan çeşitlçeşitli biçimlerde olabilir. Kişi bu imtihanı başarırsa, o zaman tarikata (yola) alınır. Bu imtihan çeşitlerinden bir kaç örnek verelim:
Yakın çağda yaşamış Alevi bilgelerinden Meluli Bektaşi tarikatına girmek ister. Kendisine tabi kılınan imtihan şöyledir:yakın bir köye gidip orda anadan üryan soyunarak kendi köyüne kadar yürümesi istenir. Bu imtihanla Meluli’nin toplumsal baskıları ve horlanmayı ne oranda aştığını; ahlak anlayışının ne olduğunu bilmek isterler. Meluli tarikata girmek için kendisinden isteneni yapar. Meluli’deki bu cesareti gören bektaşi dervişleri hemen Meluli’yi yarı yolda karşılar ve kendisine yeni elbiseler verirler. Tarikat piri tarikata bağlanmak isteyen talibi çoğuncası sözlü olarak ta uyarır.‘Gelme gelme, gelirsen dönme, gelenin malı dönenin canı‘ ‚Bu yol ateşten gömleki demirden leblebidir, bu yola girmeye karar vermeden önce bir daha düşün‘, der.
Hacı Bektaşi Veli bu yolun ne denli zor ve çileli olduğunu, her kişinin değil, er kişinin sürebileceğini söyler. Yolun(tarikatın) inceliğini şöyle anlatır: ‘Yolumuz barış, dostluk ve kardeşlik yoludur. İçinde kin, kibir, kıskançlık, ikircilik gibi huyu olanlar bu yola gelmesinler‘ der.Tarikat kapısının özelliklerinden biri de bu kapıda ikrar verip musahip (ahiret ve yol kardeşi) tutulmasıdır. Musahip evli ve yola girmek isteyen çiftler arasında olur. Yine geleneksel olarak pir, mürşidin ve rehberin de yardımcı olduğu bir ayin eşliğinde yapılır. Yola girenlere pir yolun duasını verirken diğer yandan da onlara öğüt verir. Onları Kamil ve olgun insan olma yolunda manevi yönden hazırlar. Cemiyet içerisinde olgun ve örnek insan olma yolunda ilerler.
Ikinci önemli özelliği ise ‚ mürşidi Kamile yani ustasına kendi rızalığıyla teslim olması ve ser verip tarikat sırlarını kimseye vermemesi, sağlam bir karikat disiplini elde etmesidir. Alevi tarikat geleneğinde düşünce ve inancını yeri geldiğinde takkiye etmenin iki önemli gerekçesi vardır: Toplumsal yaşamda kendilerini dış düşmanlardan korumak, onların saldırı ve baskılarını aza indirgemek ve her mertebenin bilgisini her insana söylememek, bu vesileyle, taşıyamayacağı bilgi yükünü o insana yüklememektir.Tarikat Kapısı, ikrar ve musahip tutma kapsı demiştik. Musahipler, hayatın her alanında bir birinin yardımına koşar ve çıktıları ortak yolculukta birbirinin aynası olurlar. Bir çeşit ailesel komün anlamına da gelen musahiplik, dayınışmanın, yardımlaşmanın vebölüşümcülüğün en güzel örneğidir. Ünlü mutassavvuf Şey Bedreddin’in dediği gibi, Musahiplikte ‘Yarın yanağından gayri her şey ortaktır‘. Sevinçleri, mutlulukları, güzellikleri olduğu kadar acıları, zorlukları da paylaşırlar. Musaibler birbirinin çocuklarını kendi çocuklarından ayrı tutmaz. Alevi geleneğinde bunun sayısız örneği vardır. Şayet musahiplerden biri hakka yürürse, diğer musahip, onun çocuklarının ve ailesinin geçimini üstlenir.
Anadolu Alevi geleneğinin dışında musaip tutmadan da tarikat kapısına gelmek mümkündür.
Tarikat kapısını, bir kendini arama, özünü bulma, kısacası bir içe kapanma kapısı olarakta tanımlayabiliriz. Sufiler bu hali tırtılın kelebeğe dönüşmesi için kendi etrafına koza yapma durumuyla da mukayese ederler. İpek böceği çevreden gelecek olan olumsuz etkileri azaltmak için kendi etrafına bir koza örer. Amacı bu koza içerisinde bir dönüşüm sürecinden geçerek rengarenk bir kelebeğe dönüşmektir. İşte, tarikat kapısını bu metafora benzetebiliriz. Sufiler tarikat kapısını, yani kişinin özede giden ve köklü bir ruhi dönüşümden geçen yolu bu sembolle ifade etmişlerdir.
Kişi bu mertebede pirinin yardımıyla hayatın ve eşyanın zahiri yüzünü bırakarak batini yüzüne döner. ‘Nereye dönersen Allahın sureti ordadır‘ sözünden harekete, bilinç altına yerleşmiş mabutlardan birer birer uzaklaşır. Büyük sufi üstad Şeyh Bedreddin’in ‘kimi insanlar paraya, şana, şöhrete, mevki ve makama tapar da Allha taptığını zanneder‘ sözünü anlamaya başlar.
Evliyalar şahı Hacı Bektaşi Veli’nin ‘Hararet nardadır saçta değildir, akıl baştadır taçta değildir her ne arar isen kendinde ara, Kudüs‘te, Mekke’de, Hacc’da değildir’ sözleri tarikat kapısındaki bireyin iç dünyasına ışık tutar. Şeriat ehli gibi Allaha ulaşmak için Mekke’ye gitme gereği duymaz. Zira, Allaha bakış açısında ve bu açıyı elde edecek ruhsal olgunluğa erişmiştir.Onun için Allah , şekil ve biçimden uzak, varlığın özüne yansıyan kuvvet ve kudret olarak tasavvur edilir.
Anasırı erba öğretisine göre ateş elementini simgeleyen tarikat kapısı, dışsal ve yüzeysel kavranan dünyadan içsel ve deruni yaşantıya bir geçiştir. Şeriat kapısında öğrendiği kuralların bilinç ve ruhun tekamülü için bir araç olduğunu idrak etmeye başlayınca o kuralların ebedi ve hakiki olmadığını bilir, bu yüzden o kurallara daha başka bir göz ile bakar.
Tarikat ocağında pişmek ve nefsin tozlarından kalp gözünü arındırma yolunda Yunus Emre tam kırk yıl dergaha hizmet der. Dört kapıyı tamamlaması tam kırk yılını alır, ve bu sürecin sonunda büyük bir derviş-ozan olur. Yol aynı olmasına nazaran her pirin kendine göre bir eğitim metodu ve aydınlatma yöntemi vardır. Alevilikte, ‘yol bir sürek binbir‘ denmesinin nedeni budur. Hakikat (Allah) tektir fakat ona giden yollar yaratılmış nefislerin sayısı kadar çoktur.
Bir mürşidin hakiki bir mürşit olması için şu temel vasıflara sahip olmalıdır:
. Dört Kapı Kırk Makamdan geçmiş, Kamil İnsan olmuş. 2. Hakla Hak olmuş, zahiri gözündeki perdeler ortadan kalkmış olmalı. 3. Batıni yani Ledün ilmine hayiz olduğu kadar zahiri dünyanın ilmine ve bilgisine de sahip olmalı. 4. Kendisine gelen her talibi irşaat edebilme kabiliyetine sahip olmalı. 5. Hoşgörü, paylaşım ve yardımlaşıcı bir yapıda olmalı. 6. Hiç bir insanı diğerinden ayrı görmemeli, zah zahiri farklılıkları önemsememek, adaletli olmak. 7. Sadece bireysel değil, toplumsal alanda da irşat edebilmeli, ayinler ve cem yürütebilmeli, toplumun ruhi durumunu iyi sezebilmeli. 8. Dili ne söylerse, kalbi onu tastiklemeli, özüyle sözü bir olmalıdır. 9. Sözünde sabit ve sadık olmalı 10. Talibinin rüyasından onun içinde bulunduğu sıkıntıyı ya da onun ahvalini anlamlı ve ona uygun manevi ilacı vermektir. Marifet kapısı, ilahi-aşkın dervişin gönlünde tutuştuğu, ve Kamil İnsan mertebesine kadar kendisine mürşitlik edeceği ruhi ve manevi bir tekamül aşamasıdır. Bu aşamadaki insana derviş denir.
Hacı Bektaşi Veli’nin sözleriyle ifade edersek, ‘Marifet, Hakkı kendi özünde bulmaktır.’ Bu mertebeye gelmiş kişi neye yönelirse o alanda başarı elde eder. Eğer zahiri ilimlere verirse kendini öğrenme aşkıyla bir alim olabir, batını ilimlere verir dervişlik yolunda ilerlerse bir mürşidi kamil olup insanları irşat edebilir. İlahi-aşlın türlü tezahürleri ve yansıma biçimleri vardır.Bunlara örnek olması için bir kaçını sıralayalım:
Mecnun Leylaya delicesine aşık olur lakin kavuşma imakanı olmaz. Aşl ve özleminin dayanılmaz ızdırabaından dolayı kendini dağlara, çöllere vurur.dağlarda aslanlarla, ceylanlarla yaşar. Bir zaman sonra, talihi açılır ve Leyla ile tekrar karşılaşma imkanı doğar. Mecnun bu karşılaşmada Leylayı görünce uzun uzun yüzüne bakar ev sonunda , bir hayal kırıklığıyla: ‘Benim artadığım Leyla bu değil’ diyerek yoluna devam eder. Bu menkıbeden şu anlaşılmaktadır: önce bir insana duyulan aşk daha sonra evrensel bir boyut kazanarak ilahi aşka dönüşmüş. Mecnun’un Leyla’ya duyduğu aşkın yerini allah aşkı almıştır. Mecnun köklü bir içsel dönüşüm geçirdiği ölçüde içindeki aşkın objesi de değişer de değişerek sonsuzluğun ummanlarına ulaşıyor.
Yine büyük bir Alevi ozanı olan Karacoğlan, doğa ve insan karşısında duyduğu en derin sevgi ve heyecanı ustalıkla şiirlere dökerek, insanlara tekrar sunmuştur. Arının her çiçekten bal eylemesi gibi, o da marifetini o alanda sergilemiştir. Yine yakın dönemde yaşamış büyük Alevi ozanı Aşık Mahsuni, bu kapıya uygun düşen bilgileri bir nefesinde şöyle dile getirir:
‘Ben güler durur idim çölün mecnunlarına Dahi çöller mecnun için tahtı Süleyman imiş Erem dedim eremedim Ademin esrerına Kendini okuyan insan bir ömür Kuran imiş’ SIRRI HAKİKAT KAPISI
Dört Kapı Kırk Makam öğretisinin son kapısı olan Sırrı Hakikat Kapısı, Hünkarın deyimiyle, ‘ Tanrıyı kendi özünde bulma‘ makamıdır. Bu kapıda, gönül gözünü perdeleyen perdeler bir bir açılmış, hakkı da batını ve zahiri dünyayı da görür olmuştur. Bir insana baktığında onun bulunduğu makamın derecesini hemen anlar vaziyete gelmiştir. Hallacı Mansurun ‚‘Enel Hak‘ diye sesle seslendiği kemalet makamıdır.
Insan, makro alemin (uzayın) değil, mikro alemin de aynası olduğunu ve onları yansıttığını bilir. Büyük ozan Muhyi’nin dediği gibi:‘her ne varsa bu alemde hepsi mevuttur Adem’de.Bende sığar iki cihan ben bu cihana sığmam‘ Hakla Hakk olmuş, o mertebenin manevi olgunluğuna ulaşmış bir insan, zahiri alemde, kimi zaman batıniliği yaşar. Onun muhabbeti, dinleyenlere, esenlik ve mutluluk verir. Manevi anlamda ilerlemesine yardımcı olur. Bu nedenle, Alevilikte arif insanların muhabbetine katılmak ta bir ibadet sayılır. Alevi ozanı Sıtkı Baba bir nefesinde Gruhü Naciyi ve onun manevi dünyasının açılımlarını şöyle tabir eder:
‚ Ondört bin yıl gezdim pervanelikte Sıtkı ismin buldum divanelikte İçtim şarabını mestanelikte Kırkların ceminde dara düş oldum Güruhu naciye özümü kattım İnsan sıfatında çok geldim gittim Bülbül oldum bir dost bağında öttüm Bir zaman gül için zara düş oldum‘
Bu kapıya gelip, Hakla Hak olmuş kişi, Hakikatın dil yoluyla anlatımının mümkün olmadığı bilir ve gerçeği mecaz ve sembollerle anlatmaya çalışır. Aynı mertebeye gelmiş bir insan bu mecazlardan, içindeki Hakikatı ve ozanın ne söylemek istediğini hemen anlar. Büyük Alevi ozanı Aşı Veysel de bir nefesinde, insanın ölümsüz olduğunu, fakat cümle alemle birlikte sürekli bir devinim içerisinde evrimleştiğini bir nefesinde şöyle dile getirir:
‚Göklerden süzüldüm tertemiz indim Yere indim, yerli renge boyandım Boz bulanık bir sel oldum yürüdüm Kusur günah kirli renge boyandım
Azgın azgın çağlayarak akarak İnsafsızca tahrip edip yıkarak kimseden korkarak Kusur günah kirli renge boyandım
Yüzlerimi yere vurdum süründüm Çok dolandım ırmak olup göründüm Eleklerden geçtim yundum arındım Kamilane karlı renge boyandım
Irmak olup koşunca denize Dalgalandık coştuk taştık biz bize Çok zaman seyrettim aya yıldıza Aydın parlak nurlu renge boyandım VEYSEL yoktan geldim, yok olup geçtim Ben diyenler yalan gerçeği seçtim Bir buhar halinde göklere uçtum Kayboldum o sırlı renge boyandım‘
|