gulcicek
Kullanıcı
| Mesaj: 21 |   |
|
DÖNERCİLİKTEN YILMAZ GÜNEY ÖDÜLÜNE… - 13/06/2008 14:55
Made in Europe’la Altın Koza’da Yılmaz Güney Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan İnan Temelkuran, sinema eğitimi almak için gittiği İspanya’da dört yıl bir dönercide çalışmış. Temelkuran, filmini dört yılda tamamlayabilmiş.
“Film söz konusu olunca deli cesareti geliyor. Ama ‘Gel şurada bir bar açalım, iyi iş yapar, güzel para kazanırız’ desen giremem, korkarım” diyor İnan Temelkuran. Sinema uğruna dönercilikle başlayıp Adana Altın Koza’da Yılmaz Güney Büyük Jüri Ödülü’ne uzanan bir tutku öyküsü onunkisi. Temelkuran, Altın Koza’da Yılmaz Güney Ödülü’nün yanı sıra yönetmen ve en iyi erkek oyuncu (18 oyuncuya birden) ödülü kazanan ‘Made in Europe’u, kimseden maddi destek almadan kendi çabalarıyla ancak dört yılda tamamlayabilmiş. Bu süreçte yanına bir yönetmen yardımcısı bile alamamış fazla para gitmesin diye. Işık ya da ses malzemesini bedavaya getirmiş ama ışıkçının, sesçinin parasını ödemeyi ihmal etmemiş.
Başından beri sinema okumak istiyormuş ama parlak öğrenci olarak ‘kandırmışlar’ kendisini ve önce Ankara Hukuk’u bitirmesi gerekmiş. Ardından gişe filmleri üzerinden Franco dönemini ele alan araştırması için İspanya hükümetinden burs kazanmış ve Madrid’e gitmiş. Araştırmasını bitirince akademisyenliğin ona göre olmadığını anlayan Temelkuran, Türkiye’ye dönüp, avukatlık stajını tamamlamış. Sonra, bir taraftan çalışıp bir taraftan da sinema okumak için tekrar İspanya’nın yolunu tutmuş.
Madrid’de bir Türk dönercinin yanında garson olarak başlamış çalışmaya ve dört yıllık süreçte dönerciliğe kadar yükselmiş Temelkuran, “Bayağı kesiyordum yani” diyor. Çalışırken bir taraftan da TAI Görsel Sanatlar Okulu’nda Sinema Yönetmenliği okumuş.
“Çok iyi bir okuldu” diyor Temelkuran, “Bize sürekli şunu öğretiyorlardı: Kötümser olun ve sıfırdan neler yapabilirsiniz ona bakın, iyi düşünün ve çok çalışın. Çok motive ediciydi. Şimdi düşünüyorum da iyi ki bambaşka bir dalda üniversiteyi bitirip sonra sinema okumuşum. Çünkü sinema çok multidisiplinel bir iş, 18 yaşında bir gencin dünyasının kavrayabileceği bir iş değil.”
‘Made in Europe’un çekiliş öyküsüne gelince, aslanda ayrı bir film konusu olabilecek cinsten. Temelkuran, aynı gece Madrid, Paris ve Berlin’de çoğunlukla Türk göçmenler arasında geçen üç öykü anlatan ‘Made in Europe’un senaryosunu 2004’te tamamladı. Hedefi her kenti orada yaşayan bir yönetmene çektirmekti, kendisi de Madrid’i çekecekti. Ama evdeki hesap çarşıya uymayacak, hepsini kendisi çekmek zorunda kalacaktı. “İstanbul’a geldim birkaç kişiyle konuştum, oyuncuları buldum falan... Işık malzemesi için Mine Vargı’nın kapısına 10 kere gittim sonunda tamam dedi. Oyuncularla üç beş gün daha prova yapıp çekimlere başlayacaktık ki ilk büyük aksilik yaşandı. İspanya’da oturma izni kağıdım gelmişti ve gidip imza attırmam gerekiyordu. İspanya’ya gittiğimin ertesi günü çantam çalındı. İçinde pasaport dahil bütün o belgeler... Kabustu. Cebimde sadece Türk kimliğim vardı.”
Temelkuran, zamanında İstanbul’a dönemeyince, bir iki oyuncu başka işleri olduğu için ekipten ayrıldı. Sonra ekibi yeniden toparladı, bir arkadaşın evini Madrid’de bir restorana dönüştürüp bütün iç mekanları İstanbul’da çekti. Bir taraftan da dış mekan çekimleri için gitmesi gideceği Madrid’e ucuz uçak bileti kovalıyordu. “Hatta bir iki sahne daha vardı Madrid’de çekilecek ama oyuncuma İspanya vizesi alamadık ve o sahneleri atmak zorunda kaldım.”
Filmin ilk bölümünü zor da olsa bitiren Temelkuran, ne kadar uğraştıysa da diğer kentleri çekecek yönetmen bulamadı. “Çok araştırdık ama bulamadık, olmadı. Araştırırken tabi bütün Avrupa’daki göçmenler konusuna bayağı hakim oldum” diyen Temelkuran, göçmenleri Avrupa’da gezen hayaletlere benzetiyor: “Ya oturma izni alamıyorlar, ya bir suça karışıyorlar ve oradan oraya sürükleniyorlar. Avrupa güllük gülistanlık değil. Hayvan gibi çalışacaksınız orada da. Tek farkı buradaki hayvan gibi çalışmanızdan biraz daha fazla maaş alacaksınız. Değer diyorsanız buyurun.”
Hep aynı hikayeleri anlatan göçmen filmlerinden sıkıldığını belirten Temelkuran, “Alaturka Türk-Alman kızı, değişen aile değerleri, uyum sorunu falan... Bizim filmde ise hepsinin başka dertleri var. Kimi ‘erkeklik, kimi ‘küçük düşme’, kimi ‘güvensizlik’ derdinde, kimi ‘üstünlük’ taslıyor kimi de çareyi ‘kendine acındırma’da bulmuş. Fakat hepsinin karşısında patron var. Adam işçileri sigortasız çalıştırıyor ama işçiler de yıllarca aynı patronla çalışmaya devam ediyorlar. Geceleri toplanıp, sırf dedikodu, sırf şikayet ediyorlar ama hiçbir şey de yapmıyorlar. Yapacakları tek şey patron olmak. Patron olunca da başlıyorlar onlar aynı şeyi yapmaya...” diye konuşuyor.
Temelkuran’a göre filmin bir derdi de mitleri yıkmak. Genç yönetmen, “Komünizme sempati var filmde ama mitleştirmeden. Yerine gidip görmeden, o insanlarla konuşmadan anlayamazsın. Realite ideolojiden çok farklı cereyan ediyor. Ben Ankara Hukuk’ta öğrenci derneğindeyken Gorbaçov gelmişti ODTÜ’ye, protesto edilmişti. Yahu sanki her şey güllük gülistanlıktı da o adam geldi yıktı her şeyi, yok böyle bir şey” diyor.
‘Made in Europe’daki belgesel hissi uyandıracak denli doğal oyunculuklar, filmin 18 oyuncusuna Altın Koza’da erkek oyuncu ödülü kazandırdı. Oyunculara başta birer sayfalık karakterleriyle ilgili monologlar yazdığını belirten Temelkuran, bunun dışında oyuncularla öyle çok özel bir çalışma yapmamış. Sadece elden geldiğince çok prova yapmış. 20 Haziran’da gösterime girecek filmi çekerken çok kişiden destek gören ama kimseden maddi destek almayan Temelkuran, ‘Made in Europe’un tam anlamıyla bir imece filmi olduğunun söylüyor. Tüm bu süreçlerde onu en çok sinirlendirense Türkiye’de kimsenin ‘Evet veya hayır’ demekten kaçınması olmuş: “Ne evet diyorlar ne de hayır. Hayır da olsa haber verin diyorum. Cevap bile vermiyorlar. Bu cevap bile vermeme durumu beni kahrediyor.”
http://www.istanbulcikmazi.com/index.php?haber=14132
|